11 Aralık 2018 Salı

Senden Önceki Ben

Günaydın,
Korkma, bir sabaha daha benimle uyanmadın.
Ellerim dün gece yine duvarları yumrukladı,
Ama korkma, yıkılmadım.
Tüm yokluğuna rağmen bak, sapasağlam ayaktayım.
Birkaç şişe devirdim,
Birkaç şişeden daha fazlası belki,
Kan çanağı gözlerim net göremiyor artık geleceğimi,
Ya ölüyorum bir köşe başında ya da geziniyorum uçurumun kıyısında,
Ya öldürüyorsun bir köşe başında ya da ölümün kıyısında gezdiriyorsun...
Biliyorum,
Bu söylediklerimin hiçbirini duymuyorsun,
Seni zihnimde yaşatıyorum.
Kalbimde ölmene rağmen,
Kalbimde kendi ellerinle inşa ettiğin o nefretin enkâzının altında kalıp ölmene rağmen.
Seni tüm rağmenlere rağmen yaşatıyorum,
Bu hayatı tüm rağmenlere rağmen yaşıyorum.
Aman,
Sakın ha!
Okurken bu satırları seni özlediğimi düşünme,
Ölürken son nefesimde seni dilediğimi de...
Evet öldüm,
Evet özledim!
Ama hiçbirinin öznesi sen değildin,
Bendim,
Senden önceki ben!

7 Aralık 2018 Cuma

El Gibi

Yaktım, yıktım bak tüm varlığımızı,
Bir ağustosun ortasında kuru ayazlara esaret ruhum,
Oysa halledebilirdim her şeyi ellerin ellerimdeyken,
Oysa sevebilirdim seni, güneş doğmayı, kuşlar uçmayı unutmuşken...

Olmadı, olduramadım.
Aklımı yitirdim!
Yüzyıllık enkâzından kurtulmaya çalışırken aklımı bıraktım bir moloz yığının altında,
Ruhunun yamacında.
Bir uçurumun kıyısında,
Bir okyanusun ortasında değil,
Tüm gerçekliğin ortasında aklımı yitirdim!

Mahvoldum uyandığım her kâbusta,
Bir daha seni sevemeyeceğimi bilmek,
Bir daha hiçbir sabaha göğsünde uyanamayacağımı bilmek mahvetti beni.
Utanmadan rüyalarıma geliyorsun hala,
Sakalların uzamış,
İncelmiş bileklerin...
Parmakların aynı hissiyati vermez olmuş tenime,
Sanki bir yabancı kondurdu dudaklarıma soğuk bir buse.

Git diye bağırmak istedim saatlerce,
Şaşırdın değil mi?
Gel diye yalvarırken seneler boyu,
Şimdi içimi saran bu amansız isteğe...
Şaşırdın!

Biliyor musun,
Ben de çok şaşırmıştım,
Arkanı dönüp yaşadığımız her şeyi hiçe saydığında,
Ben de çok şaşırmıştım,
Beni kurtarmaya çalıştığın o karanlığın ortasında bırakıp,
Bir avuç ışığımı söndürdüğünde uzun bir nefesle.

Nefesim kesilmişti o gün,
Nereye gitsem,
Kime sığınsam bilemedim,
Ezberimde ki tüm yollar sana çıktı,
Aciz gibi her defasında kapını çaldım,
Öyle acizdim ki o kapılar her defasında suratıma kapandı,
Gocunmadım.

Ama bak, sonunda kabullendim,
Kocaman bir yalandık biz,
Gerçek olduğumuza bir ben inandım,
Sen sadece inandığını sandın.

Şimdi ben de gidiyorum,
Geriye kalan tüm yalanlar gibi,
Sımsıkı sarıl avucundaki ellere,
Onu da bırakma ben gibi,

Kimse kalmasın senin ardında,
El gibi.

23 Kasım 2018 Cuma

Ölüm Dileği

İki sene önceydi, "affet beni baba" diyerek başlamıştım bu satırlara. Kimselere itiraf edemezdim ama suçlu görürdüm hep kendimi. "Babadır o baba, konuşma öyle, atsan atılmaz, satsan satılmaz" derlerdi, "kızım böyle işte baban, fevri, sinirli bir adam, mazur göreceksin" diyerek sıvazlarlardı sırtımı. Nefret ediyorum derdim, her gece bana kızım demen için yalvarırken Allah'a, nefret ediyorum ondan derdim. Ölsün, ölsün de toprağına sarılayım derdim. Aldım bir gün kalemi elime, elveda dedim, son vedamdı güya. Anmazsam adını gelmezdin ki aklıma. Güçlüydüm ben, güçlü bir çocuk-tum. Silindi tüm akıllardan çocuk olduğum, güçlülüğümle kaldım. Daha dokuz yaşında duyduğum sen piçsin, senin baban yok cümleri her gece beynimde yankılandı.

Çocuktum baba ben, her gece türlü ölümler kuşandım. Çocuktum baba ben, duyduğum her seni bırakmayacağım yalanına inandım. Çocuktum baba ben işte, doldurmalıydı birileri yokluğunu. Birileri sevmeliydi beni sen gibi, birileri okşamalıydı saçlarımı kâbusla uyandığım sabahlarda. Ama unuttular işte baba, çocuk olduğumu unuttular, küçücük bedenimden koskocaman bir insan yaratmaya çalıştılar.

Bak on dokuz yaşıma geldim, yirmiye ne kaldı şurda. Sahi nerdeydin on dokuzuma girerken, kimin kızını basıyordun bağrına? Peki ya on sekiz, on yedi, on altı, on beş... Çocukluğumu hiç ederken yokluğun nerdeydin? Hangi kadına o güzel sesinle şiirler okuyordun, hangi sıfatı çiziyordu parmakların bir kağıdın üzerine? Yahu ben ölürken, hangi şarkıya eşlik ediyordun, çay-sigara karışık kokan nefesinle?

Bilmem nerdeydin, kimleydin.. Ama kötü bir haberim var sana, bu satırları okurken sen bileceksin kendime seçtiğim ölümleri, elimin tersiyle ittiğim ümitleri.
Daha acısı ne olacak biliyor musun, bahsedemeyeceğim sana herhangi bir ümidimden, ölümlerden başka bir şey yok ki elimde.

Öldüm baba, bakma nefes aldığıma. Kalbim sıkışıyor her gece, dört dönüyorum yatakta. Neden istiyorum sanıyorsun ölmeni, anca öyle gelirsin yanıma, anca öyle kavuşuruz. En büyük acizliğimle yazıyorum bu satırlarımı, ömrümden bir geceyi daha sana feda ederek.
Ama üzgünüm, o küçük kız çocuğu yok artık. Yaşımdan değil, gözümden akan yaşımdan koskocaman bir insan yarattın. İster güçlü olmak desin birileri, ister delilik; kin ve nefretten ördüm seni içinde yaşattığım kalbimin odalarını. Allah büyüktür ya, sen bu cümlenin ağırlığını elbet bir gün anlayacaksın.

Bir gece kendine güzel bir ölüm seçmen dileğiyle,
Kızın

15 Kasım 2018 Perşembe

Dört Dakikalık Veda

Binlerce meraklı gözün arasında uyanmışım gibi bir sabahtı. İçimin rahatsızlığı ciğerlerimi dağlıyordu, dokunsalar ölecek gibiydim, dokunsalar binbir parçaya bölünecektim.
Dün geceden kalan şişeye, hemen yanında duran izmaritlerin sıralı dağ oluşturduğu kül tablasına ilişti gözlerim. Hemen yanındaki koltukta masayı donmuş gözlerle izleyen Ferzâh vardı. Belki başka bir evrende izmaritlerime paralel denizlerin dalga seslerine, ufak bir ıslıkla eşlik edebilirdim. Kim bilir, birileri buna mutluluk diyebilirdi. Belki Ferzâh da aldanıp buna, donuk bakışlarını masanın üzerinden çekip kahkahalar atabilirdi.
Uyku ile uyanıklık arasında gidip gelirken dün geceki yıkımı anımsamaya çalıştım. Kendi ellerimle ördüğüm o evi kaç cümle yerlebir etmişti sahi? O eve, içindekilere bir kalkanmış gibi sarılmışken senelerce, kaç bağırış, kaç nefret paramparça etmişti bedenimi? Hangi ayak saatlerce zıplamıştı ruhumun üstünde? Sahi, sadece bir gecede, senelerce direndiğim o ölüm kaç kere sokmuştu beni tabutların içine?
Her şeyi geçtim, gözyaşım daha yanağımdan süzülmeden silen o adam, nasıl lâyık görmüştü bu kadar ölümü şu aciz bedenime? Utanmasa, kızaran yanaklarıma şarkılar, şiirler döşeyecek o adam nasıl izlemişti soluşunu yüzümün?
Gözlerimi kapattım,
O mavi, tekli koltukta otururken radyoda en sevdiğim şarkı çalıyordu. Tüm dikkatimi ona vermiş, her notasında, galaksiler arasında dans ediyormuşçasına huzurla doluyordum. Ferzâh ise, küçücük odamızı bilmem kaçıncı kez öfke çığlıkları arasında tavaf ediyordu. Az önce en sevdiğim resmi, en sevdiğim köşesinden alıp yere çarpmıştı. Bilmem hangi ressamın, hangi kaleminden çıkan eseriydi oysa… Veremiyordum dikkatimi. Radyodaki şarkı bitse, Ferzâh'ı dinlemeye cesaret bulacak, belki yerdeki cam parçalarını toplarken, resime alacağım yeni çerçeveyi hayal edecektim. Yerimde bir başkası olsa gözyaşlarına boğulup, kapıyı çekip gitmeyi hayal edebilirdi. Ama biz böyleydik, mutsuzluklarımız yoğururdu huzurumuzu. Çünkü varlığımız huzurdu, konuştuklarımız, paylaştıklarımız değil. Her şeyi teni, tenime değdiğinde çözebilirdik; dudaklarımız birlikteyken tüm dünyaya göğüs gerebilirdik.

"Tut ki kaldık ayrı gayrı.."
Öyle alışkındım ki tüm bu olanlara, birazdan yanıma gelecek ve sarılacaktık. Önce ellerimiz, sonra dudaklarımız birleşecekti. Bir ara birbirimize uzun uzun bakacaktık, gözündeki öfke yavaş yavaş silinip yerini sevgiye bırakacaktı. Başka biri görse o bakışların sevgi olduğuna inanmazdı ama bazen görmektense bilmenin yeterli olduğunu böyle gecelerde anlamıştım. Kimseler bilmesede ben biliyordum, o öfkenin yerini sevgiye bırakma cesaretinde bulunabildiğini. Bunu beraber uyuduğumuz o gecenin sabahına doğru sol göğsünde uyandığım kabusun hemen ardından alnımı okşayan nefesinde anlamıştım. O nefes değdiğinde tenime, öfkeden eser kalmazdı.
"Bıraksaydın da son sözümü söyleseydim.."
Kulağım hala radyoda, Ferzâh'ın sakinleşmesini beklerken omuzlarımı sarsan elleriyle bozulmuştu tüm dengem. Dalgınlığımı alıp götürmüştü bu sarsıntı. Radyoda hâla en sevdiğim şarkı çalıyordu, bardağımda hâla şarabım vardı; eminim güneş uzun bir süre daha doğudan doğacak, batıdan batacaktı. Ama şu an beni omuzlarımdan silken adam Ferzâh'tan çok uzaktı. Onun bedeninde, onun yüzüne, onun ellerine sahip başka biriydi sanki. Öyle şaşırmıştım ki, Ferzâh olduğuna inanmak için elindeki ve dudağındaki beni aradı gözlerim, ordaylardı. Yemin edebilirim, alkollü nefesiyle yüzüme yüzüme bağıran adamın Ferzâh olması yerlebir ediyordu beni. Korkudan şarkının sözlerini karıştıyordum zihnimde, ellerim titriyordu; birkaç damla şarap döküldü o beyaz halının üstüne ama Ferzâh fark etmedi.

"Yanında yattığımdan, dibe battığımdan.."
Birkaç saniye sonra sakinleşir gibi oldu, radyoda hâla en sevdiğim şarkı çalıyordu; Ferzâh'ın şu öfkeyi bir kenara bırakıp şarkıya kulak kesilip benim gibi içinden eşlik etmesini çok istiyordum. Bir şeyler aramaya başladı hızlı hızlı, yıllar önce açmamaya yemin ettiğimiz o dolabı açtı. O bizim vazgeçiş, kurtuluş yolumuzdu. Ve bunu yaparken elleri dahi titremiyordu. Önce merminin namluya sürülme sesi doldurdu kulaklarımı, daha sonra sağır eden bir ses en sevdiğim şarkının sesini kesti. Kafamı Ferzâh'a çevirdiğimde, namlunun ucunu kalbine doğrulttuğunu fark ettim. Sanki beynime bir kurşun girmişti. Bir ses daha… Ferzâh'ın gözlerimin önünde o koltuğa yığılışını izledim. Sanki bir kurşun parçalamıştı tüm göğüs kafesimi.
"Ölümle atlar nasıl yarışır.."
Gözlerimi açtım,
Cansız bedeninin masaya diktiği donuk bakışlarını izledim uzun uzun. Elime bulaşan kanını silmeye çalıştım. İzmaritten oluşan dağlarıma paralel denizler de yaratsam, bir okyanusu şu odaya da sığdırsam; ıslıklardan uzun uzun şarkılar da yapsam Ferzâh'ın kahkaha atmayacağını idrak etmeye başladım. Öldüm sanarken; bir ölüşün, bin ölüşüm olması gerekirken bir gece daha uyuduğumu anladım. Ya kalkıp ellerimi yıkayacaktım ya da nefretle izleyecektim kendimi aynada. Ondan kalan son şeyi kaybetmektense kendimi izlemeye karar verdim.

"Diyelim ki bugün savaş bitti.."
Daha sonra hala silahı tutan ellerine yöneldim, t-shirtüne sinen kanla karışık kokusunu ciğerlerime çektim. Bu defa silahın namlusuna mermiyi ben sürdüm, bu defa tetiği ben çektim; belki sana garip gelecek Ferzâh,
bu defa bizi, başka bir diyarda yaşatmayı ben seçtim.
"Fazla bir mektup, son bir şans gibi.."

20 Eylül 2018 Perşembe

Gâfil

Aslında bakarsan, ucuz kahkahaların arasında şen şakrak bir hayatı omuzlamışken buldum seni. Geçmişten feyz alacak olursak eğer, bu mümkün değildi. Mutsuz insanlar gardlarını kahkahalardan seçerdi, mutluluğu yaşayanlar değil.

Ruhuna düştüğüm günün sabahına bir leke gibi uyandım, tüm beyazlığına gölge düşürmüşçesine pişmandım. Bir yandan gururlu. Güzelliğine sığınmış ilk ahmaktım. Güzelliğinle sardığın ilk ahmak. Suçlar gibi bakan gözler etrafımdaydı, ellerin ellerimde. Bilmem kaç sokağı arşınladım varlığından aldığım kuvvetle, bilmem kaç ağız sustu değdirmeden dilini kötülüğe. Hayran olduğum bir çok şeyi vardı dünyanın. Ardı ardına içi boş bir sürü neden sıralayabilirdim. Ama sen bu dünyaya hayran olmam için öyle bir nedendin ki, içi boş her ne varsa sen var olduğun için dolup taşabilirdi. Ve emin ol bu durum beni seni kaybedebilme korkusuyla delirtirdi. Eğer herkes bilirse seni, eğer herkes var oluş sebebi olarak görürse seni, geriye ne kalırdı bana? Bu büyük maneviyatın ötesinde, küçücük bir adamdın oysa. Gözlerin, dudakların.. Ne uzun uzun bakmaya doyabilirdim, ne uzun uzun öpmeye. Boynundan omzuna inen cennetin kokusu bile yetmezdi sana olan açlığımı köreltmeye. Bu dünyanın tüm sokaklarında seni dilenebilirdim, tüm kulaklara sana olan doyumsuzluğumu haykırabilirdim.

Bakma bana öyle, ben elleri nasırlı bir şairim. Seni yazmaktan öte ne gelir sanki elimden! Tutsam ellerini kayıp gitmez mi sanıyorsun, ben her sabaha seninle uyanırım da sen kaç sabaha dayanabileceğini umuyorsun? Diyorum, sana doyamam. Bugün bir gülsen, yarın iki gül derim. Bugün beni bir sevsen, yarın dizlerine kapanır bin sevgi dilenirim. Tüm günahlarıma neden, tüm sevaplarıma ilham ol isterim. Sokaklarca yazarım seni, şehirlerce okurum. Dünya yüzün, omuzların kayıp kıtam olur. Ne sana ulaşabilirim, ne omuzlarına..
Bir okyanusun ortasını mesken seçersin kendine, sana attığım her kulacın adı ölüm olur. Bu saatten sonra benden sana yâr olmaz, benden sana ölüm olur, sel olur, çığ olur. Bir dünya yıkılır belki, yeni bir dünya kurulur.
Ama o güneş bir daha asla bize doğmaz, coğrafyamız buz olur.

17 Eylül 2018 Pazartesi

Adressiz

Kimsesizliğin ortasında, katilime duyduğum hasretle alev alıyor ciğerlerim. Ellerim buz kırağı, dokundum baharı yok ediyorum. Yok ettiklerimin hemen ardında yok oluyorum. Ne yaşadığımı bilirim, ne yaşattığımı seni. Her mısram cesedine yazılır, varlığının adı sadece zihnimde anılır. Bilirsin, bazen yaşıyor gibi gözükmek için öldürmek farzdır..
Sahi, ne kadar oldu gideli? Asırlar geçmiş gibi geliyor bana, asırlardır ateşler kusuyorum yollarına. Döndüğüm her köşeden şarampole yuvarlanıyorum, parçalanıyorum, kırılıyor umudum bilmem kaç yerinden. Bunlar sorun değil, sorun ne biliyor musun? Yaşıyorum. Sana ve beni içinde öldürdüğün her güne kafa tutarmışcasına!
Sol yanında nefretimi büyütüyorsun, sol yanımda enkazından kurtulamıyorum. Günlerdir bir yudum gülüşüne muhtaç, bitmiş, tükenmiş.. Ama yaşıyorum.
Bir kaç ses duyuyorum, senden vazgeçme üzerine söylenmiş ihtimalleri sıralıyorlar. Ne yazık bilmiyorlar, içimde sana dair yaptığım ihtilallerin, tüm ihtimalleri dar ağacına sürgün ettiğini. Sorma şimdi, ölüme sürgün mü olurmuş diye. Nereye sürülürsen sür, bilirsin, ölümdür er geç kavuşacağın.

Sevgilim, unutalım ölümü kalımı. Söyle, yüzün hala dönük mü güneşin battığı yere? Hani bir zamanlar ben doğardım ya gecelerine, güneşin battığı yerden. Geçiyor musun hala o sokaktan, uğruyor musun o parka? Oturup o banka, konuşuyor musun saatlerce benimle? Hiç düşüyor muyum hatrına, beraber yürüdüğümüz kaldırımlarda? Dolduruyor muyum boşluklarını zihninin? Kafayı yiyorum ben burda bıraktıklarınla. Yalanmış, gözden ırak olanın gönülden ırak olduğu.

Gözümden ırak, gönlüme diyarsın.
Gözümden ırak, gönlüme tuzaksın.
Boşverelim şimdi,

Sahi, kaç asırlık sızısın?

15 Eylül 2018 Cumartesi

Bir Gün

Bir gün geçecek tüm kötülükler sen ve ben kalacağız. Mekan neresi olursa olsun, isterse göstersin rotamız ölümü, sen ve ben kalacağız. Belki yoksulluklar kapımızı çalacak, belki çalacak ekmeğimizi kuşlar.. Olsun, kuşların tokluğuna mutluluklar kuşanacağız!

Bir gün geçecek tüm kötülükler sen ve ben kalacağız. Bir günden sonra ki her gün de aynı sabaha uyanacağız. Sahi sevgilim, kaç zeytinle doyarız? Bir demlik çayın başında, demlenirken sen kalbimin tam ortasında, hangi melodi çınlayacak kulağımda? Hangi şair bulacak o sabahın ertesinde, seni yazma cesaretini? Bana saklanacaksın, bir bana saklı kalacaksın. Teninde keşife çıktığım sabahlar, rüyalarında sallandığım geceler yaratacağım!

Bir gün geçecek tüm kötülükler sen ve ben kalacağız. Kuşandığımız tüm ihtimallerle aynı masada göreceğiz kadehin dibini. Şüphelenirken her şeyden, bir bize biçeceğiz doğruluğun tüm payını. Yaşamlar giyineceğiz elin elimdeyken, incinecek tüm ölümler. Çiçeklerle dolacak mezarlıklar, ölü kokusu tenlere karışacak. En güzel ölüm senin teninde kokacak!

Bir gün geldi, tüm kötülüklerin ortasında sadece ben kaldım. Mekanım hiçliğin ortasıyken rotam hiçbir zaman ölümü gösterme cesaretine bürünemedi. Ne yoksulluklar çaldı kapımı, ne bir başkası. Kirli lokmalarıma kargalar dahi üşüşmedi.

Bir gün geldi, tüm kötülüklerin ortasında sadece ben kaldım. Bir günden sonraki hiçbir sabaha uyanamadım. Güneşim doğmadı. Ne zeytin çıkardım masaya, ne çayı koydum ocağa. Kalbim bir kurak çöl, sessizlik acıtırdı kulaklarımı. Tüm şairler seni yazdı, hiçbirini okuyamadım. Ne sen saklı kaldın, ne ben seni kendime saklamayı başardım. Tenine giden yolları unuttum, kâbuslarla aklımı sıvadım.

Bir gün geldi, tüm kötülüklerin ortasında sadece ben kaldım. Kuşandığım ihtimaller şakaklarıma dayadı namlularını. Kat kat ölümler giyindim üstüme, incindi tüm yaşamak üzerine yapılmış ihtilaller. Yağmalandı mezarlıklarım, şehrimi ölü kokusu sardı. En leş ölüm kokusu, ruhumdan tüm dünyaya yayıldı.
Tüm kötülükler geçti, sadece ben kaldım.