15 Ağustos 2018 Çarşamba

Hiçlik

İzin verseydin eğer, ruhum kanatlanır avuçlarına konardı. Kim bilir, cehennem ateşinden farksız avuçların bir gecenin sabahında saçlarımı okşardı. Belki bu dünyanın tüm sabahları bize doğardı!
Bakma öyle, ben bilmem, efsaneler kuşanamam artık. Gelmeyecek baharlara bel bağlayamam. Ellerim, ellerini aramaz üstelik. Bir bardak çaydan süzülen dumana eşlik edecek siluetini hasretle anamam. Bir sigara yakarım, bir de kendimi. Ama bir daha asla bizi yoktan yaratamam.
Yalnızlık Tanrı’ya mahsustur, ben Tanrı değilim. Her şeyden ve herkesten uzak bir yalnızlığa sığınamam. Belki bir kadehin başında beklerim seni, belki rüyalarımda koştuğum hiçliklerde. Bozdurma işte bana yeminlerimi, bir daha sakın gelme!
Bakma öyle, diyorum sana. Ben bilmem, o sokaktan nasıl geçilir, o şarkı bir daha nasıl dinlenilir. Delilikler kuşanırım, çığlıklar atarım belki. Çığlıklarım fazla gelirse bu sokaklara, biraz daha bağırırım, biraz daha! Belki biraz sızlar içim, belki bir kaç damla gözyaşı eşlik eder sızıma. Usanmam bu delilikten, sırtıma bin bıçak da saplasan senden yana uslanmam.
Koklayarak öptüğün ellerimin bir bardağı tutmaya bile mecali yokken artık, yıkma arzusuyla yumruklayamam nefretle ördüğün duvarları. Bıraktığın güzel anılardan kanarım, kötü günlerimizi susuzluğuma içerim kana kana.
Ve bir sabah bir daha açamam gözlerimi, belki bir gece bir daha kapatamam. Öyle sessiz, öyle kimsesiz geçip giderim dünyandan.
Ve sen öyle ıssız, öyle savunmasız,
Kim bilir,
Belki bir gece beni dilersin Tanrı’dan.

23 Temmuz 2018 Pazartesi

Sabaha Karşı

Defalarca yazdım, gece sabaha karşı dörttü, belki beş. Ne önemi vardı vaktin, vakitsiz ayrılıklar sarmışken tenimi. Uzun uzun yazdım, o kadar uzundu ki açtığım her kalemin ucu gibi ben de kırıldım, paramparça oldum, tozumu üfleyenim olmadı. Karaladım daha sonra, o sayfa yırtılana kadar. Sayfa yırtıldı, hemen ardından dağ gibi biriktirdiğim umutlarım. Saat sabaha karşı dörttü, belki de beş. Diyorum sana, ne önemi vardı vaktin, sarmışken tenimi dönüşü olmayan gidişlerin.
Bir ara Tanrı'ya ellerimi açtım, seni diledim. Yalvarışlar halinde adın dökülürken dudaklarımdan, mahçuptum. Özürlerim, adından daha ağır bastı sanki, seni hiç duymadı. Bu kapıdan girersin diye beklerken, saymadım kaç yumruk patlattığımı. Saat sabaha karşı dörttü, belki de beş. Ne önemi vardı vaktin, sarmışken tenimi sessiz haykırışlarım.
Pencereni gözledim, biraz çaresiz, biraz çocuksu bir heyecanla. Perdenin her hareketiyle zıpladı yüreğim. Hiç hesap edemedim evin başka bir odasında açık olan pencereyi. Oturduğumda o banka elimde ki şişe buz gibiydi, gözlerim daha aydınlık. O şişe ılıdıkça karanlığa gömüldü gözlerim. Kafam çok güzeldi, keşke biraz gülseydin. Saat sabaha karşı dörttü, belki de beş. Ne önemi vardı vaktin, sarmışken tenimi yokluğunun dayanılmaz sarhoşluğu.
Tanıdık biriyle oturdum saatlerce, senden bahsettik. Anma onun adını, dedim. Dinlemedi. Anlattıkça anlattı, anlattıkça zaman ağırlaştı. Ne güzel günlermiş, ne güzelmişiz, ne de güzel gülermişiz... Yalana bak, dedim içimden. İnanamadım. Bu kadar yorgunluğun üstüne seni güzel günlerin içine sığdıramadım, ağırlaştın. Saat sabaha karşı dörttü, belki de beş. Ne önemi vardı vaktin, sarmışken tenimi yorgunluğun.

Vakti bilmem, sabaha karşı ya dört ya beş,
Artık seni de bilemem, kime yar, kime eş,
Ne önemi var vaktin,
Dokunduğunda çiçekler açan tenim, yürüyen bir leş.

19 Haziran 2018 Salı

Haksız Yalnızlıklar

Haksız yalnızlıklar, haklı isyanlar doğuruyor kimi zaman. Ya tek bir kurşuna, ya tek bir gözyaşına bakıyor umut denilen illet. Kimseye gel denmiyor üstelik ama bekleniliyor, çaresiz çaresizlikler biriktirilip. Güneş doğmuyor, perdelerimiz de kalın üstelik, doğan hiçbir güneş usul usul sızmıyor içeri. Gündüzlerin sahte neşesinden değil, gecelerin sahici hüznünden gülümsüyor ölüm. Bir gece baban ölüyor, bir sabah uyanınca tüm çocukluğun. Bir gece bir adam usul usul gidiyor, bir sabah uyanınca tüm umudun.
Ölüm pak iş diye anlatırken birileri, boğuluyoruz kirli işler içinde. Kimse cesaret edemiyor, bir namluyu şakaklarında hissetmeye. Kimse cesaret edemiyor, uzunca bir binanın üstünden dünyaya veda etmeye. Yalan değil, aldığım nefes mecburiyetten, cesaretim yok. Oysa pak işlere bulaşmak istiyor kalbim, kirlilerden bıkarken. Belki tekrardan atmak istiyor kalbim, durmak için her gece Tanrı'ya yalvarırken. Ama soracak olursanız iyiyim, herkes iyi suskunluğuyla. Çünkü sorulmaz suskunluk, deliliğe yorulur attığın her kahkaha. Çünkü güçlüsündür ya, sanki yıkılmaz bir dağ, devrilmez bir çınar. Güneş doğmuyorsa heybetinin suçudur, bir damla güneş ışığı değmiyorsa eğer tenine yaprakların örtüyordur. 

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Güz

Bir sonbahar gecesi, küçük bir köy. Haydaroğulları'nın iki oda, bir göz malikanesinden Feride'nin çığlıkları yükseliyor, oğulları ve Ayhan usta telaşlı, eve yeni bir boğaz geliyor. Feride'nin kan ter içinde kalmış yüzüne son bir kez bakıp, büyük oğlu Büke'nin ellerinden tutup ebe kadını aramaya çıkıyor. Bulmak istediğinin ebe kadın değil, bir mucize olduğunu her adımında daha çok hissediyor. Kendine zor yeten Ayhan, bir boğazı daha nasıl doyuracağının korkusuyla dolaşıyor o gece sokakları. İnşallah oğlandır diyor, küçük olanla büyür, Büke gibi eve ekmek parası getirir düşünceleriyle karışlarken yolları varıyor ebe hanımın yanına. Ebe hanım, sorgusuz sualsiz takılıyor Ayhan ustanın peşine, biliyor, on dokuzluk Feride, üçüncü oğluna hamile.

Feride, yalvarıyor Allah'a erkek olsun diye, yattığı döşek terden sırılsıklam olurken. Kız doğurursa kendi başına geleceklerden çok, kızının başına geleceklerden korkuyor. Kızının da onunla aynı kaderi paylaşıp, on dördünde anne, otuz yaşında ki adama karı olmasından korkuyor. Acı içinde kıvranırken, çocukluğu aklına geliyor Feride'nin, yaşayamadığı çocukluğu. Annesinin dizinde babasından gizli saklı yattığı günler, beline kadar uzanan saçları, yan komşunun okula giden kızı Bergüzar'ı. Her şeyini bir günde kaybettiğini, annesinin kollarında öldüğünü hatırlıyor. Annesinin öldüğü günün ertesi, iki ineğe Ayhan ustaya satıldığını anımsıyor. Tüm bunları düşünürken, küçük oğlu Affan'ın alnına bir öpücük konduruyor, Güz'üme iyi bak evladım diyor, kapatıyor gözlerini. Ebe kadın içeri giriyor, Feride annesinin dizlerine yatıyor. Ebe kadın, Güz'ü ellerine alıyor, Feride'nin kollarına koyuyor. Feride derin bir nefes alıp, Güz'ünü kokluyor, annesinin dizlerinde sonsuz bir uykuya dalıyor.

Ayhan usta, ebe kadının ona seslendiğini duyunca içeri giriyor. Feride'nin yavaş yavaş kuruyan terlerine, solmuş yüzüne bakıyor. Ebe kadına dönüyor, oğlunu görmek için. Ebe kadın, ağlıyor. On dokuzluk Feride, kızını göremeden gitti diye yanıyor içi. Affan, üç yıllık ömründe öğrendiği ilk kelimeyi fısıldıyor, Feride'nin cansız bedeninin kollarında ki bebeğe bakıp; Güz diyor, Güz'üm diyor. Ayhan usta, kendine iki ineğe mal olan Feride'nin artık nefes almadığını ve arkasında bir çöp bırakıp cehennemi boyladığını anlıyor. Ebe kadın, bu bebeğe bir süt annesi, bir de isim lazım diyor. Ayhan usta oralı değil. Ebe kadın, süt annesini bulurum, ismi de Güz olsun diyor. Ayhan usta çekip gidiyor. O gece Güz, annesinin kolları yerine Ebe kadının kollarında dalıyor ilk uykusuna ve Affan hala fısıldıyor; Güz, Güz'üm...

Aradan seneler geçiyor, Büke ve Affan çalışıyor. Ayhan usta, işi gücü bırakmış evde yatıyor, günde üç öğün Güz'e hayatı zindan ediyor. Güz, elden ayaktan düşen ebe kadının bakıcılığını yapıyor bir yandan, annesi on dokuzluk Feride, onu doğururken ölünce ebe kadını annesi belliyor. Babasının hiç anlatmadığı, Büke'nin ve Affan'ın hayal meyal hatırladığı annesini, ebe kadının gücünün yettiği yere kadar dinliyor. Ona aklından, şarkılar şiirler yazıyor. Okuma yazmayı gizli gizli ebe kadının torunundan öğrenmiş bile olsa kağıt, kalem alacak parası olmadığı için sadece aklından yazıyor. Evden kaçıp, babasından, abilerinden fırsat bulduğu zamanlar, annesi Feride'nin taşı bile olmayan mezarında sözlerine döküyor. Bildiği tüm duaları okuyor, ne kadar iyi görünebilirse annesinin yanında o kadar iyi görünüyor Feride'nin güz günü doğurduğu,öksüz bıraktığı Güz'ü.

Ayhan usta, bir gün hiç olmadığı kadar mutlu dönüyor kahveden eve, Büke ve Affan da yüzlerinde tarif edilemez bir rahatlamayla oturuyorlar sofraya. Babası ilk defa o akşam vurmuyor,  abileri Büke ve Affan ilk defa suçlayan gözlerle bakmıyor Güz'e. Sessiz sedasız yiyorlar yemeklerini, yemediği dayaktan ve işitmediği azarlardan dolayı mutlu ve huzurlu bir şekilde topluyor sofrayı Güz. Çok geçmeden, Ayhan usta sesleniyor, ebe hanımın hediye ettiği entarileri giymesini, yan komşudan da kahve alıp gelmesini söylüyor, misarifimiz gelecek diye de ekliyor üstüne. Büke ve Affan derinden bir nefes alıyorlar, Güz şaşkın, giyiyor entarilerini, yan komşuya gidip kahve istiyor. Nazende hanım, anlamış olacak ki ah benim on dokuzluk Feride'min bahtsız yavrusu diyerek öpücük konduruyor alnına. Güz o an anlıyor her şeyi, babasının mutluluğunu, abilerinin huzurunu. Annesi gibi satılacağını, bir gün onu da on dokuzluk Güz diye anacaklarını anlıyor. 

Bırakıyor kahveyi, evlerinin yanındaki ahıra giriyor, ot toplamak için hep kütüğün üstünde duran ve yeri asla değişmeyen bıçağı alıyor. Saçlarının beliğini açıyor, bu zamana kadar hiç saçlarında hissetmediği o rüzgarı bu defa saçlarında hissediyor. Koşuyor, nereye koştuğunu bilerek, neden koştuğunu bilerek. Babasının onun doğduğu gece hissettiği telaşın yanından bile geçmiyor duyguları. Huzura koşuyor, sonsuz özgürlüğe koşuyor. Annesinin, on dokuzluk Feride'nin mezarı başında buluyor kendini. Gözleri dolu dolu ama tek bir damla akmıyor, Güz o akşam, on dokuzluk Feride'nin mezarı başında, on dört yaşındayken elinde ki bıçağı tam kalbine saplıyor. Ot kestiği bıçağın ucunda parçalanırken kalbi, birkaç damla yaş akıyor gözlerinden. Gözün arkada kalmasın anneciğim diyor, sadece sonumuz aynı, kaderimiz değil.

Güz gözlerini kapatıyor, Feride'nin dizlerine yatıyor. Güz son bir nefes alıyor, annesinin toprağını kokluyor. Güz, Feride'nin dizlerinde sonsuz uykuya dalıyor.

25 Mayıs 2018 Cuma

Yalan

Bir şişe duruyor masada, öyle mahzun,
Bir şarkı fısıldıyor kulaklarıma adını,
Geçmişten bir koku, ciğerlerimi dolduran,
Kırıyor kemiklerimi, yok ediyor tüm varlığımı.

Ölümü hissediyorum bir papatya kokusunda,
Ölümü arzuluyorum,
Yeşermesi gerekirken tüm dallarımın,
Bahara inat yapraklar döküyorum.

Ne yazık, yaşıyorum,
Ölüme ve sana inat,
Ne yazık, hala özlüyorum,
Oysa ellerin, ellerime ırak.

Bir zamanlar hayran olduğum sen,
Öyle yabancısın ki artık bana,
Kokunu dahi bilemem,
Yalan olurum yanında.

Ki unutulur elbet, uğruna yandığım da,
Kül olup savrulduğum da.
Ki unutulur elbet, beni sevdiğin de,
Hiç gitmeyeceğim kadın, dediğin de.

Yalan oluruz biz de,
Ocağın yirmisi bir daha gelmediğin de,
Gömülür cesetlerimiz,
Ağustos sekizin tam kalbine.

15 Mayıs 2018 Salı

Belki

Duvarlarında çiçekler bitmiş, yürüdüğümüz yolların,
Sen yoksun, mevsim dinlemiyor şehir, hafif ağlamaklı,
Ve bilirim, hiçbir ölü dilemez tekrar nefes almayı,
Bir avuç toprak olur kimi zaman huzurun diğer adı,

Şimdi açsak bir şişe, uzansak sabaha,
Sen ve ben yan yana,
Hiç yaşamamış ve hiç yaşanmamışçasına,
Bir sır gibi; hiç görülmemiş, duyulmamışçasına

Ciğerlerimize karışsa bir kaç duman,
Belki bulunur kanlı gözlerinde bir kadın, darma duman,
Sağ çıkarsak eğer gecenin enkazından,
Yazılır mı dersin sahi adımız, yan yana tekrardan?

Belki haram olan uykularım, kollarında helal kılınır o gece,
Rüyalar döndürürmüş dünyayı, duymuştum geçenlerde,
Ve bir adam sevmiştim, yılların biri; Ağustos'un on üçünde,
Geriye kalan zemheri, kanımdaki zehrinde.





3 Mayıs 2018 Perşembe

Garip Bir Veda

Kaldığım yerde değil, kandığım yerdeyim şimdi; o çöp kokan ara sokakta. Ama aynı değil hiçbir şey, aylardan Ağustos değil mesela, saçlarım kısa değil, omuzlarım da. Elimde bir sigara, önümde sen, yürümüyorum yavaş adımlarla. Kavuşmak istediğim kolların yok, kokun doldurmuyor ciğerlerimi. Hiçbir köşeden dönünce göremiyorum seni. Bir bardak çay içmeye koşa koşa gitmiyorum artık, o bankta oturmuyorum. O parkı şehir, yüreğini evim bilmiyorum. Sorsan şimdi onlara vazgeçiyorum senden, bizden. Bilmiyorlar, her sabah öldürdüğüm seni her gece yeniden diriltiyorum. Onlar bilmiyorlar, okuduğun o şiiri kendime ninni belliyorum. 

Sen olduğunda yetmeyen on iki saat uyku kemiklerimi ağrıtıyor şimdilerde, dört saate şükrediyorum. Bir neden arıyorum sürekli, uyuduğum gecenin sabahına uyanabilmek için; ya Seyfi acıkmıştır diyorum ya da gaipten sesler duyup kapıya koşuyorum. Her açışımda, o kapının ardında seni bulma umuduyla doluyorum ve açtıktan sonra kendime biraz daha kızıyorum. Sen gelmeyeceksin, bunu biliyorum ama nedensiz gelmeni bekliyorum. Biliyorsun, konu sen olunca tüketiyorum dünyada ki tüm nedenleri, umutları, şiirleri. Yeri geliyor nefesleri.

Öldürüyorum tek tek, sana dokunanları, kokunu alanları, geçtiğin duraklarda bekleyen insanları, otobüste yanına oturanları, tam karşında ayakta gidenleri... Gözüne gözüktüğün, kulaklarıyla seni işiten herkesi; mezarlıklarla doluyor zihnim. Son kurşunu kendime bırakıyorum daima, son bir kez daha sevebilmek için seni.

Son bir kez daha sevebilmen için beni.